Fişi Çekmek: Kendi Sesimi Aramak

Kendimi olmak istemediğim bir kişiye doğru sürüklenirken ve aslında çoktan kaybetmişken buldum. Bu kayba karşı bir savaş başlatmam gerekiyor.

Dünya artık çok gürültülü. Ama asıl gürültü dışarıda değil, içimdeydi.

Bir sabah uyandım ve aynaya baktığımda, aslında olmak istemediğim o kişiye doğru sürüklendiğimi fark ettim. Talep edenlerin kölesi, “daha çok saçmalık, daha çok gürültü” peşinde koşan, mükemmel dille ama içi boş bir içerikle saçmalayan o yapay kimliğin içinde kaybolmuşum. Ve bunu kabul etmek en zoruydu ama en keyiflisiydi.

Bu sarsıntıya, bu kayba karşı bir savaş başlatmam gerekiyordu. Bu blogu sıfırlamak, sadece birkaç dosyayı silmek değil; bu yabancılaşmaya karşı ilk kurşunu sıkmaktı.

Kimse İçin Değil

Burayı artık birilerinin okuması, beğenmesi ya da herhangi bir dış etken dürtüsüyle yazmıyorum. Kimse için değil, sadece kendim için yazıyorum. Belki Marcus Aurelius mezarında bu inadıma bakıp belli belirsiz bir gülücük atar; “kendine notlar” geleneğinin bu dijital çöplükte hâlâ yaşadığını görmek onu eğlendirir.

Önemli olan dış dünyanın ne düşündüğü değil, benim neye inandığım. Belki de bu sürece kendimi gerçekten inandırabilirsem, o dışarıdaki kakofoniden tamamen soyutlaşabilirim.

Soyutlaşmak

Giderek daha fazla soyutlaşmak istiyorum. Yaşlanıyorum ve artık kalabalıklardan, beklentilerden ve modern dünyanın “başarı” tanımlarından uzaklaşmak niyetindeyim. Dış dünyanın benden beklediği o makul kişi olmak değil; kaybettiğim, unuttuğum o çıplak aslıma dönmek. Hata yapmak, eksik kalmak ve olabildiğince tamamlanamaz olmak pahasına.

Bu blog bundan sonra benim kişisel sığınağım. Buraya başkalarının duymak istediği süslü cümleler, beklentiler ya da özüme aykırı travmalar girmeyecek. Sadece ben, düşüncelerim ve belki bir gün kendimi bulma ihtimalim olacak.

Kusurlu, bana dönük ve sadece bana ait. Ya da sadece bir heves. Kim bilir?